Osmanlı, Ermenilere, Millet-i Sadıka tabirini kullanmıştır

"Malatyalı Ermeni gözüyle Malatya" adlı yazı dizimizin üçüncü bölümüne Malatyalı Yazarımız Aysel Kılıç Karslı`nın sunuş yazısıyla devam ediyoruz...

16.10.2014 00:00


Osmanlı, Ermenilere, Millet-i Sadıka tabirini kullanmıştır (Yazı dizisi III.Bölüm)
banner192
Ben ne bir tarihçiyim, ne edebiyatçı, ne de kendimi bir şey zannederim. Yazmayı seviyorum. Babamın ana tarafından neden akrabaları yok diye yola çıktım. Ortaya Vartanuş`un Ali`si diye bir roman çıkardım. Babamın, bizleri yani dokuz çocuğunu korumak adına, yalnız başına çektiği acılarını bulup çıkardım. Bu kitap sayesinde yeni akrabalarımı da buldum. Afedersiniz ama Ermeniler...

Araştırmalarım sonucunda aidiyet duygumu yitirdim ve bulmaya da hiç niyetim yok. Anası ve erkek kardeşi öldürülen, babası sürülen, kız kardeşi kaçırılan Vartanuş`un torunu olduğumu öğrenmiş ve hayatıma yeni bir pencere açmıştım. 

Babaannem Vartanuş`un babası olan Minas Ganzanakyan, Arapgir`li bir ayakkabı ustasıymış. Atölyesinde otuza yakın işçi çalıştırır ve Osmanlı askerine çizme dikermiş.Sürgüne gönderildiği 1915 yılında Osmanlı ordusunda ve bankasında yaklaşık 600 Osmanlı altını alacağı kalmış. İki katlı evi ve ayakkabı atölyesine de el konulmuş. Minas Ganzanakyan`ın lakabı ise zengin Minas mış.

Canları ve malları alınan bir nesilden geriye kalanlardan biri olarak, kin ve nefret duygum olmadığını ve bundan sonra yani yaşadığım sürece kimseyi ötekileştirmeden yaşamak, insanlığa karşı işlenen nefret suçlarına engel olmaktan başka bir kaygım olmayacak.
**
2013 yılının Haziran ayında, yurt dışından ve İstanbul`dan bir araya gelen ErmanilerinMalatya ziyaretine davet edilmiş ancak eşimi yeni kaybettiğim için katılamamıştım. Sevgili Garabet Orunöz ağabeyim bana oradaki gezilerini telefonda anlatınca şu satırları yazmıştım.

ACIYA İZ SÜRMEK ( BUMERANGLAR )

Yıllardır zulalarında sakladıkları kimsesizliklerini ve acılarını önlerine katarak uzak diyarlardan geldiler...
Sıla dedikleri, büyük acılarının merkezi Malatya`ya...

Yıkık bir duvara, yazısı kaybolmaya yüz tutmuş ya da taşları parçalanmış bir mezara ağladılar.Göz pınarlarında tetikte bekleyen göz yaşlarını koyverdiler.

Kendilerine benzeyenleri bulunca zulalarındaki acılarını döküp paylaştılar. Acının merkezine, sılanın toprağına...
Birbirine benzeyen hikayeleri ve acıları duyunca, daha önce hiç karşılaşmamış insanlar hep birlikte ağlaştılar.
Kimi fotoğraf çekiyor kimi bir avuç toprak alıyordu yanına...

Yeni kurulan dostluklar, telefon numarası vermeler, "Ne olur seneye yine buluşalım." demeler ve hiç görmediği hatta varlığından haberdar olmadığı akrabalarını bulmalar...

Ne güzel ağlaşıyordunuz öyle...Bu denli anlamlısını görmemiştim ağlamanın. Acının yüreklari bu denli güzelleştirdiğini ve göz yaşlarıyla yıkanıp paklanan yürekleri bilmek...

Acıya iz sürenler memleket toprağına yüz sürüyorlardı. 

Acı kafilesinde kiler, topraklarından sürülen Ermeniler bumerang gibiydiler.Ne kadar uzağa atarsanız atın, vurun, öldürün, sürün...

Geride kalan kılıç artıkları, acılarını takip ederek, sıla hasretiyle geri döneceklerdi.

Sevgili ahpariğim Garabet, seni tanıyınca hayatıma açılan pencereden, gördüklerimi ve duyduklarımı yazıyorum. Sana ve insanlığa bin selam olsun.
AYSEL KILIÇ KARSLI

**
III: Bölüm, Hosrof Köletavitoğlu anlatmaya devam ediyor;

Aslında bu konu hakkında söylenebilecek şeylerin söylenmesini, konunun halı altına süpürülmüş halinden kurtarılarak, tüm gerçekleriyle daha yoğun bir şekilde ama yansız, yalın ve oldukça bilimsel bakış açılarıyla irdelenmesini sağlamamız lazım. Geçmişimiz geleceğimize ışık tutması bakımından iyi bilinmeli diye düşünüyorum ve bu nedenle birkaç noktayı aydınlatmak gereğini duyuyorum.


Konuya öncelikle Osmanlı’da sosyal, ekonomik ve siyasi yaşamından kesitlerle devam edeyim…
Farklı kültürel toplulukların bulunduğu Osmanlı imparatorluğu sınırları içerisinde Ermenilerin devlet idaresinde önemli bir ayrıcalığı vardı. 
Sayıları çok fazla olmamakla beraber Doğu Anadolu köy ve kasabalarında yaşayanlar, genellikle kendi topraklarında çiftçilik, hayvancılık, mahallî endüstri ve küçük çapta ticaretle meşgul idiler. Çoğunluğu şehir merkezlerinde yaşıyor ve iç ve dış ticaret, kuyumculuk, bankerlik, müteahhitlik, mimarlık ve mültezimlikle (vergi toplayıcılığı ) uğraşıyorlar ve genelde toplumun kalan kesiminden daha müreffeh bir hayat sürüyorlardı. 

Osmanlı Devleti`nin kuruluşundan bu yana Türklerle yan yana, kardeşçe ve huzur içinde yaşamışlardı.

Ürettikleri mimari eserleri tek tek sayabilmek mümkün bile değildir. Mimar Sinan ve Balyanlar neredeyse tüm İstanbul demek… Düzyanlar saray kuyumculuğu ve darphane, Dadyanlar baruthane ve silah yapımı, Gülbenkyan petrol, Zilciyan dünya markası zil yapımı, Abdullahyanlar ve Ara Güler fotoğrafçılık, Manaslar, Ashille Gorky ve Ayvazovski ressam, Yervant Oskan heykel, Mınakyan, Çuhacıyan, Binemeciyan, Naşitler, Toto Karaca ve Güllü Agop tiyatro, Aram Gülyüz, Artun Yeres, Vahi Öz, Nubar Terziyan, Kenan Pars Cezveciyan sinema, Dilaçar Martayan ve Pars Tuğlacı , Keresteciyan Türk Dili, Pamukçiyan, Margosyan edebiyat, Çerçiyan Atatürk’ün imzası, demir yumruk Garbis Zakaryan boks demek değildir diyebilecek bir kişi var mı ???

1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunundan sonra sarayda ve Hariciye Nezâreti`nde memuriyetlere alınmışlar, 1856’da Islahat Fermanı`ndan sonra da, birinci sınıf hizmetlere; vali, genel vali, müfettiş, elçi ve nâzır ( bakan ) gibi görevlere getirilmişlerdir. Mesela, Balkan Savaşları sırasında Gabriel Norodankyan Efendi Osmanlı Dışişleri bakanı, Bedros Halacyan Efendi Ticaret ve Bayındırlık bakanı, Mikayel Portakalyan Maliye Bakanı, Oskan Manikyan PTT bakanıydı. Krikor Odyan Tanzimat anayasasını hazırlayanlardandı. 
Osmanlı, bu bigi hizmetlerinden dolayı Ermenilere, Millet-i Sadıka tabirini kullanmıştır. 
Bu arada unutmamamız gereken Ermeni asıllı Osmanlı yöneticilerinden biri de 17. yüzyıl generali ve devlet görevlisi Malatya doğumlu Süleyman Paşa Ermeni’dir (1605-1680). Sübyan toplama sırasında İstanbula götürülerek islamlaştırılmış ve ismi değiştirilmiştir. Süleyman Paşa, yetenekleri, becerikliliği ve cesareti sayesinde basit askerden vezir-i azam derecesine yükselmeyi başarıp Osmanlı Devleti’nin en önemli kişilerinden biri olmuştur. Sultan İbrahim’in koruması olmuş, belli bir süre sonra vezirlik mertebesine erişip, ardından sadrazam danışmanı, daha sonra ise Garin - Erzurum ve Sebastia - Sivas valiliklerine getirilmiştir. Girit’in ele geçirilişine katılmış, 1644 yılında vezir-i azam tayin edilmiştir. Ülkeyi birçok defalar tehlikelerden kurtarmış, iki kez vezir-i azam vekilliği yapmış, Adrianapolis - Edirne sarayının yöneticisi olmuştur. Süleyman Paşa, Ermeniliğini gizlememiş ve vezir-i azam olduğu zaman dâhi Ermeni lâkabını kullanan tek kişi olmuştur.
Türklerle Ermeniler arasında ortak bir toplumsal davranış birlikteliği vardır. Düğün dernek, kurban kesmek, mum yakmak, müzik, tiyatro, folklor…… 
Bütün bunların ötesinde şiir ve müzikte de karşılıklı etkileşimin söz konusu olduğunu unutmamak gerekir. 
Ermeni asıllı Türkçe söyleyen âşıkların sayısı 400`ü aşkındır. Türk Sanat Müziğinde Ermeni besteciler oldukça önemli bir yer kaplar. Baba Hamparsum Limonciyan kendi nota sistemini yaratmış ve bugün hala kullanılmaktadır. 
Ermenilerin Türk müziği, Türk tiyatrosu, Türk mimarîsi ve matbaacılığı üzerinde oynadıkları olumlu rolü özellikle vurgulamak gerekir. 
Bir ülkenin kalkınmasında, ilerlemesinde ve gelişmesinde elbette o ülkede yaşayan bütün uyrukların payı ve sorumluluğu vardır. Konuyu bir bütün hâlinde değerlendirmek gerekir.

Birlikte yaşam birlikte ağıt ve birlikte eğlenmek te demekti. Aynı duyguları yaşayanlar aynı şeylere ağlıyor, aynı şeylere aynı tepkileri veriyordu. Nitekim müzikleri de ortak oldu. 
Her ne kadar Rum geçmişi son zamanlarda unutturulmak istense de Niksarın Fidanları türküsü de, bir Ermeni ezgisi ve havası olmasına rağmen unutturulmaya çalışılan, çaldığında hemen halaya geçtiğimiz Malatya Malatya bulunmaz eşin türküsü de, bir Ermeni barı olmasına rağmen hiç dile getirilmeyen ve ısrarla Ata Barı olarak sunulan bar da… hepsi aslında bu toprağın çocuklarının… yani hepimizin değerleri…
Kim nasıl bir nifak sokmak istese de bu toprakların hamurundaki özü kimse silemez… Ama denemeye devam eder… aynen Sarı Gelinde olduğu gibi…

Sarı Gelin beklediği yerden henüz gün yüzüne çıkmamışken Bir Ermeni gelinine söylenilen ağıttı. Ama son yüzyılda o kadar fazla ağıt yüklendi ki Ermenilerin diline, “Sari Gelin”in acısı bir türlü tozlanmış dünyasından inmedi. O türküdeki acı, Ermenilerin tozlu belleklerinde cilalanıp durdu, diğer acıları aşarak bir türlü gün yüzüne çıkamadı; gün yüzü görmedi, göremedi. Türkünün adı “Sari Gyalin” yani Ermenice “Dağlı Gelin” demekti aslında. 

Ancak son zamanlarda ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü’ diye bir belgesel okullarda öğrencilere izlettirildi. Güzelim türkü’ye tecavüz eden Sarı Gelin filmi, bir belgesel değil, alenen ırkçı ve düpedüz Türkleri Ermenilere düşman etmek için yapılmış bir filmdi.
Okullarda gösterilen Sarı Gelin belgeselinin, çocuğunun psikolojisini bozduğu gerekçesiyle, vicdan sahibi birisi Savcılığa suç duyurusunda bulundu. Düşmanlık tohumları ekercesine çocuklara, pırıl pırıl dimağlara yönelik bu çarpıtma çabası, çocuğun psikolojisinin bozulduğunun resmi kurumlar tarafından kabulüyle sonlandı. Bu iyi bir şeydi… Bu ülkede tek bir kişinin bile bunu yapmasına sevindik. Çünkü tek bir çiçek bile yazın gelişini müjdeleyebilirdi.
(Üçüncü bölüm sonu)