16 Nisan'da 'Evet' çıkması halinde Türkiye'yi hangi tehlikeler bekliyor


KKTC Lefke Avrupa Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Haluk Günuğur, Nurzen Amuran’ın sorularını yanıtladı.

09.04.2017 19:45

Nurzen Amuran: Anayasa değişiklikleri için yapılacak halk oylamasına az bir zaman kaldı. Bu değişikliklerin hukuk açısından ne anlama geldiğini konuklarımızla haftalardır değerlendiriyoruz. Sizinle, Anayasa değişikliklerini biraz farklı açıdan, kavramlardan yola çıkarak ele alalım diyoruz. Çünkü referandum süreci dahil ülkemizde bir kavram kargaşası yaşanıyor. Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti herkesin dilinde ama uygulamalarda hukuk devleti yerine kanun devletinin ön plana çıktığını, hukukun üstünlüğü yerine de üstünlerin hukukunun uygulandığını görüyoruz. Demokrasinin böyle bir sistemde tartışılır hale geldiğini de gözardı edemeyiz. Hangi ilkelerle hukukun üstünlüğünün var olduğunu söyleyebiliriz?

Prof. Dr. Haluk Günuğur: Hukukun üstünlüğü, bir toplumdan diğerine farklılıklar gösteren bir kavram değildir. Demokratik çağdaş hukuk devletlerinde, hukukun üstünlüğünden aynı anlamlar çıkartılmakta ve bu kavram kapsamında aynı unsurların bulunduğu görülmektedir. Bu unsurları şöyle sıralayabiliriz:

- Çoğulcu demokrasi ve çok partili parlamenter sistem,

- Özgür irade ile seçme ve seçilme hakkı,

- Liderler sultasından kurtarılmış siyasi partiler ve parti içi demokrasi,

-İnsan hak ve hürriyetlerinin kısıtlamasız uygulandığı, azınlık haklarının güvenceye alındığı bir anayasal sistem,

- Düşünce özgürlüğünde engellerin olmaması,

- Vatandaşlar arasında dil, din, ırk ve mezhep ayrımı yapılmaması ve yasaların herkese eşit uzaklıkta bulunması,

- İşkencenin kesinlikle yasaklanması,

- Hak arama özgürlüğünün eşit, adil olması,

-Ekonomik hakların, özellikle sendikalaşma ve grev haklarının güvence altında olması,

- Rüşvet, yolsuzluk ve kara para ile mücadele için “siyasi ahlak yasası” dâhil gerekli hukuk düzenlemelerinin yapılmış olması,

- Adil yargılama,

- Savunma hakkının kutsallığı,

- Kişinin suçsuzluğunun asıl olması,

- Kanunsuz suç ve ceza olmaması,

- Yargı bağımsızlığı,

- Hâkim güvenceleri,

- Yasama ve yürütme erkinin yargısal denetimi.

Bir ülkede hukukun üstünlüğünden söz edebilmek için sıraladığım bu unsurların tamamının “minimum unsurlar” olması gerekir.

HUKUKÇULAR ARASINDA TAM BİR FİKİR BİRLİĞİ YOK

Bütün bu sıraladığınız unsurları içine alan bir “hukukun üstünlüğü” tanımını yapmak kolay değil.

Elbette. Bu unsurların tamamını içine alan bir tanıma ulaşmak olanaksız ancak yine de, şöyle diyebiliriz:

“Hukukun üstünlüğü; âdil, hak ve nasfet ölçülerine dayalı çağdaş demokratik toplumlarda, kişilerin özgür biçimde yaşamaları için konulmuş, yazılı olan ya da olmayan kurallar bütünüdür”.

Peki hukukun üstünlüğü hukuk devletinin hangi kriterlerle temeli olabilir, aralarındaki bağları da belirtir misiniz?

“Hukuk devleti” kavramı ile hukukun üstünlüğü kavramı arasında son derece yakın bir bağ vardır. Gerçekten, hukuk devleti, “hukukun üstünlüğünü, egemenliği altında bulunan topraklar üzerinde yaşama geçiren devlettir. Bu devlette hukukun üstünlüğü sağlanmamışsa, o devlete hukuk devleti diyebilmek ne ölçüde hatalı ise, hukuk devleti olarak nitelendirilecek bir devlette, “hukukun üstünlüğü” kuralının olmadığını söyleyebilmek de olanaksızdır. Her ne kadar “hukuk devleti” kavramı üzerinde hukukçular arasında tam bir fikir birliği bulunmasa da, hukuk devleti içinde şimdi sıralayacağım unsurların varlığı kuşku götürmez.

- Hukuk devletinde bütün devlet gücü ve yapısı, Anayasa ile belirlenmiştir,

-Hukuk devletinde devlet gücünün hukuki sınırları temel insan hak ve özgürlükleriyle çizilmiştir,

- Hukuk devletinde devlet güçleri ayrı ellerde toplanır, yani güçler bölünmüştür (kuvvetler ayrılığı ilkesi),

- Hukuk devletinde kişilere eşit işlem yapılır,

- Hukuk devletinde tüm idari birimler yasalarla bağlıdır. Keyfi işlem yapılamaz. Yürütme erki idari yargının denetimindedir,

- Hukuk devletinde vatandaşların devlete karşı yargısal korunması vardır. İç hukuk yollarının tükendiği durumlarda vatandaş, kendi devletini uluslararası yargı organları (Avrupa İnsan Hakları Divanı) önüne götürebilir,

- Hukuk devletinde kamu erkinin kullanılması hukuksal sorumluluk doğurur ve zarar gören kişiler lehine, devlet aleyhine tazminat yükümlülüğü ortaya çıkar,

- Hukuk devletinde demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan “çok partili parlamenter sistem” geçerlidir,

- Hukuk devletinde yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi geçerlidir,

-Yasalara aykırı davrananların özel (olağanüstü) mahkemeler önünde değil, normal mahkemelerde yargılanmaları gerekir.

Sıraladığım “hukuk devletinin unsurları”, bir anlamda, bir devlette “hukukun üstünlüğü” kavramını da açıklamaktadırlar.

HUKUK DEVLETİNDEN SÖZ EDİLEMEZ

Söyleşimizin başında belirttiğim gibi hukuk devletini kanun devleti olarak algılayanlar bu iki kavramı eşdeğer olarak görüyorlar. Bu, asıl büyük sorunu ortaya çıkarıyor. Hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki farkı da açıklar mısınız?

Bu fark, hukuk gibi, yasaların da üstünde olan ya da olması gereken, kimilerine göre soyut, kimilerine göre “somut” nitelik taşıyan “hak ve adalet bilinci”nde şekillenmektedir. Kanun devletinde ise, kanunların mutlak egemenliği söz konusudur. Bu tür devlette, kimi durumlarda kanun koyucuların “siyasal yaklaşımlarla” çıkardıkları hukuksal düzenlemeler, kanun adı altında geçerli olmaktadır. Bu tür düzenlemeler, özellikle anayasal denetimin bulunmadığı devletlerde, yürürlükte kalmaya devam edeceklerdir. Oysa çıkarılan yasaların toplumsal bilincin çoğunluğunu temsil ettikleri her zaman söylenebilir mi? Ancak istisna dahi olsa bu düzenlemeler “toplumsal hak ve adalet bilinci”ne karşın yine de uygulanacaklardır. Böyle durumlarda her ne kadar “kanun devleti” geçerli olsa da, bir “hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğü”nden söz edebilmek pek de olası değildir.

Kimi zaman sadece yasa koyucuların çıkarlarına hizmet eden kanunların “mükemmel” olduğunu söyleyebilmek güçtür, oysa toplumda herkesçe paylaşılan kısacası ortak olan “hukuk bilinci”nin varlığı, o toplumu “mükemmel”e götürebilecek en güçlü silahtır.

Parlamento çoğunluğuna sahip tek parti ya da bir koalisyondan oluşan iktidarın kabul edeceği yasaların, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir hukuk devletinde tüm beklentileri karşılayabileceğini düşünebilmek güçtür. Hele çoğunluğun, parlamentoda azınlığa baskı yaparak çıkardığı yasalar söz konusu ise... Yürütmenin, kendini yasama erki yerine koyarak çıkardığı hukuksal düzenlemeler, örneğin; “Kanun Hükmündeki Kararnameler” (KHK) için de aynı değerlendirmeyi yapmak gerekir.

Bu durumlarda bir kanun devletinden söz edilebilir, ancak bir hukuk devletinden söz edilemez.

Hukukun üstünlüğünü kanunların üstünlüğü olarak görüp uygulayanlar var?

Haklısınız, hukukun üstünlüğü kavramının kesinlikle “kanunların üstünlüğü” şeklinde anlaşılmaması gerektiği, Almanya’da Nasyonal Sosyalist yönetimin uygulamalarıyla acı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu yönetim, şekli anlamda “kanunlara dayanarak” bir zulüm, baskı ve keyfilik rejimi kurmuştur. Bu nedenle, “kanun kanundur, acı ve zulme bakılmaksızın uygulanmalıdır” şeklindeki katı pozitivist anlayış, yüzyıl sonra da olsa, kanunların üstünde bir “tabii hukuk” bulunduğu anlayışını gündeme getirmiştir. Devletin “aristokrasi” tarafından yönetilmesi gerektiğini öneren Eflatun’a karşın, öğrencisi Aristo, insanları, insanların değil “hukukun yönetmesi” gerektiğini ileri sürmüştür. Aristo’ya göre kanunlar genel ilkeleri içerdiği için, her olayda adil sonuçlar alınmayabilir. Fakat kanunların genelinden kaynaklanan bu sakınca, uygulamada, yöneticilerin kişisel hırs ve arzularından arındırılmış tarafsız uygulamaları sayesinde giderilebilir.

ÇOĞULCU VE KATILIMCI DEMOKRASİLERİN EGEMEN OLDUĞU TOPLUMLARDA YASAMA ORGANINA HALKIN GÜVEN VE İNANCI EN ÜST DÜZEYDEDİR

Anayasa değişiklikleri nedeniyle çok tartışılan “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi üzerinde de duralım. Kuvvetler ayrılığı ilkesi doğrultusunda, yasama, yürütme ve yargı erkleri bakımından, tüm çağdaş devletlerin “ulusal düzeyde” yapmak zorunda olduğu düzenlemeler  nasıl olmalıdır?

Konuyu önce yasama organı açısından ele alalım. Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu her devlette, yasama organının göz önüne almak ve zorunlu biçimde uygulamak durumunda olduğu kimi kurallar vardır. Bu kurallara gereken saygının gösterilmemesi yasama organını, gerek kendi toplumu, gerekse uluslararası toplum önünde son derece güç durumda bırakır. Böyle bir durumda uluslararası düzeyde o devlete karşı ciddi bir güven bunalımı ve reaksiyon ortaya çıkar. Bunun doğal sonucu, uluslararası kamuoyunun o devlete karşı tutum alması, hatta söz konusu devletin dışlanmasıdır. Böyle bir ortamda ulusal düzeyde de pek farklı bir tablo ortaya çıkmayacaktır. Gerçekten, yasama erkine olan toplumsal güvenin sarsılması, bir anlamda demokrasiye olan güvenin de sarsılması anlamına gelir ki bu durumda toplumda marjinal ve anti-demokratik eğilimler etkinlik kazanır. O nedenle çoğulcu ve katılımcı demokrasilerin egemen olduğu ve demokrasi geleneğinin giderek pekiştiği toplumlarda yasama organına halkın güven ve inancı en üst düzeydedir.

Buna karşın yeni kurulan demokrasilerde, kimi zaman yasama erkini elinde bulunduran siyasal partiler sahip oldukları bu erki, toplumun ortak çıkarları yönünde değil, “ucuz” iç politika hesapları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Bu tür yaklaşım sergileyen toplumlarda “siyasal hırs ve iktidar tutkusu” çoğu kere “demokrasi ve hukuk devleti” uygulamalarının dışına düşülmesi sonucunu doğurmaktadır.

Kapıları açık parlamentoların varlığı bile kimi rejimlerde hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir hukuk devletinin bulunduğu anlamına gelmez. Kimi devletlerde çok partili demokrasiler bile şimdi sıralayacağım ilkelere uymuyorlarsa, bu demokrasilerin de hukukun üstünlüğü ilkesini uygulamaya koyduklarını söyleyebilmek güçtür.

O halde bir ülkede, içinde muhalefetin de yer aldığı bir parlamenter sistemin bulunması “hukuk devleti”nin ayırıcı özelliği değildir. Bu özellik, demokratik sistemlerde yasama erkinin hukukun üstünlüğüne saygılı olmasından geçer. Yasama organı tarafından çıkartılacak yasalarda şimdi sıralayacağım ilkelere gereken özen ve saygınlığın gösterilmesi gerekir:

- Çıkartılacak yasaların insan hak ve özgürlüklerini kısıtlamaması,

- Kişi, sınıf, ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet farklılıkları göstermemesi,

- Azınlıklara ve onların haklarına gereken özenin gösterilmesi,

- Geçmişi kapsayan yasaların çıkartılmaması,

- Siyasal partilerin ve parlamenterlerin, ellerinde bulundukları yasama erkini, parti çıkarları ya da kişisel çıkarlar için değil, toplumsal çıkarlar için kullanmaları,

- Çıkartılacak yasaların ilgilendirdiği toplum kesimleri örgütlerinin görüş ve önerileri alınmak suretiyle kabul edilmesi,

- Parlamenterlerin hak, adalet ve nasfet duygularından asla ödün vermemeleri.

- Yasa çıkarma tekelinin başkaca organlara verilmesine karşı tavır sergilemeleri.

İşte, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu tüm çağdaş hukuk devletlerinde yasama erki, kabul edeceği hukuk düzenlemelerinde, bu genel ilkeler doğrultusunda hareket etmek durumundadır.

İNSAN HAK VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLER ALANINDA YASAMA YETKİSİNİN KHK  YOLUYLA KULLANILMASI HİÇBİR ŞEKİLDE SÖZ KONUSU OLAMAZ

Peki hukukun üstünlüğünün sağlanmasında yürütme erkinin ne tür hukuksal sorumluluğu olmalıdır?

Bu konuda Uluslararası Hukukçular Kongresi 1959 yılında Hindistan’ın Delhi kentinde toplanarak kimi saptamalar yapmıştır. Bu saptamalara şu şekilde değinebiliriz:

-Yürütme erkinin, bireyin şahsını, mallarını ya da haklarını ihlâl eden tüm tasarrufları yargısal denetime konu olmalıdır,

-Yürütme erkinin bir tasarrufu nedeniyle zarara uğrayan bireyin devlete ya da zarara neden olan yerel yönetimler aleyhine yargı yoluna başvurma hakkı olmalıdır,

-Yürütme erkinin tasarruflarına karşı yargısal denetim, uzman idare mahkemeleri ya da normal mahkemeler tarafından yapılmalıdır,

-Yürütme erkinin bir idari tasarrufu yapılmadan önce, bu tasarruftan etkilenecek ilgililere hak ve çıkarlarını savunma olanağı verilmelidir.

-Yürütme erkinin tüm kararlarının gerekçeli olması ve istem halinde taraflara bu gerekçelerin açık biçimde bildirilmesi gerekir.

-Yürütme erki, yasama organının kimi yetkilerini kanun hükmündeki kararnamelerle (KHK) kullanabilir. Ancak bu tür yetki devri minimum düzeyde olmalı ve kapsamı son derece dikkatli biçimde çizilmelidir. Bu tür düzenlemelere ancak savaş hali, kıtlık ve ulusal felaket gibi durumlarda başvurulmalıdır. Ancak bu durumlarda dahi hukukun üstünlüğü ilkesi, söz konusu yetki devrinin kapsam ve amacının dikkatle belirlenmesi için her türlü çaba gösterilmesini ve yetkinin kullanılma yöntemlerin net biçimde saptanmasını kapsar. KHK’lerle getirilen düzenlemelerden doğan sorunlara karşı yargı yolu kesinlikle açık olmalıdır. Yürütme erki tarafından çıkartılacak bu tür düzenlemelerin izlenmesi için yasama erki tarafından, ona bağlı olarak görev yapan, bir komite ya da komiser atanmalı veya bir kamu denetçiliği mekanizması (Ombudsman) oluşturulmalıdır.

-İnsan hakları ve temel özgürlükler alanında yasama yetkisinin, kanun hükmünde kararnameler yoluyla kullanılması hiçbir şekilde söz konusu olamaz...

Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramları yürütme erkinin kullanılmasında “hukuka ve kişi haklarına saygı”yı ön plana çıkarmaktadır.. İdarenin takdir yetkisi “kamu yararı” ile sınırlıdır ve asla “keyfilik” görünümü sergilememelidir.

İdarenin takdir yetkisinin sınırlandırılması ve belli kurallara bağlanması amacıyla Avrupa Konseyi bünyesinde çalışmalar yapıldığını ve Bakanlar Komitesinde önemli kararlar alındığını söylemiştiniz. Alınan bu kararlarla ne gibi ilkeler oluştu, birkaç çarpıcı örnek verir misiniz?

Maddeler halinde sıralarsam okuyucularımız için anlaşılması daha kolay olur:

-) İdare kendine tanınan “yetki sınırları” içinde kalmalıdır,

-) İdare yalnızca somut olayla ilgili önemli etkileri göz önüne almalı ve “tarafsız” kalmalıdır,

-) İdare yasalar önünde “eşitlik ilkesi”ni gözetmelidir,

-) İdari kararla güdülen amaç ile kişi hakları, özgürlükleri ve çıkarları arasında “denge” kurulmalıdır,

-) İdari karar, olayın özellikleri göz önünde tutularak “makul bir süre” içinde verilmelidir,

-) İdare, karar öncesinde her olayın özelliklerini inceleyerek, genel idari uygulamaları, “ amacına uygun” olarak yapmalıdır.

YARGININ GÜVEN VERMEDİĞİ BİR TOPLUMDA SİSTEMİN ARITMA MEKANİZMASI ÇALIŞMIYOR DEMEKTİR

Hukukun üstünlüğünün sağlanmasında yargı erkinin sorumluluğu büyük önem taşıyor değil mi?

Elbette. 300 yılı aşkın süre önce Montesquieu’nun somut biçimde belirlediği ve tüm çağdaş ulusların uyguladığı “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dayalı olarak “hukukun üstünlüğü”nün sağlanması, en az yasama ve yürütme erkinin hukuk devleti ilkelerine uyumu kadar, hatta daha da önemlidir. Adaletin yanlı dağıtıldığı toplumlarda, dava taraflarının kendilerini güven içinde hissedebilmeleri olanaksızdır. Yargı yansız ve bağımsız değilse kime güveneceksiniz? Yargının güven vermediği bir toplumda, sistemin arıtma mekanizması çalışmıyor demektir. O zaman kirlenen sistemi arıtma işinin bizzat bireylerce yapılmasına kimse şaşırmamalıdır. Kaldı ki kimi durumlarda yargıcın baktığı davalarda bizzat “idare” taraf olmaktadır. Dolayısıyla adil karar vermek durumunda olan yargıcın yürütme erkinden bağımsız olarak yargısal kararını verebilmesi için her türlü güvenceye sahip olması gerekir. Adalet herkesin yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı organı önünde adil biçimde yargılanmasını gerektirir.

Konuşmalarınızda sizin de sıklıkla dile getirdiğiniz, yazılarınızda sürekli altını çizdiğiniz hukuki bir prensip var: Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramlarının ortak ve vazgeçilemez paydası, “kuvvetler ayrılığı ve biraz önce de sözünü ettiğiniz gibi yargı bağımsızlığı” ilkesidir. Bu ilke doğrultusunda 16 Nisan 2017 günü halkoyuna sunulacak olan anayasa değişikliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz, bu arada Venedik Komisyonunun raporuna da değinerek açıklar mısınız?

Bağımsız hukukçulardan oluşan “Venedik Komisyonu tarafından hazırlanan sözünü ettiğiniz raporda da belirlendiği gibi, “kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı” ilkelerinin uygulanması yara alırsa o ülkede hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğünden söz edebilmek olanaksızdır. Yine bu Komisyonun raporunda ileri sürülen hususlardan biri de, getirilmek istenen anayasa değişikliklerinin, günümüzde ülkedeki yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki dengeleri ciddi biçimde değiştireceğidir. Yürütme erkini elinde bulunduracak bir başkan (ya da cumhurbaşkanı) aynı zamanda parlamentodaki bir siyasi partinin genel başkanı olarak “yasama erkini” kontrol edebilecektir. Bir yandan “halkın” başkanı iken, öte yandan aynı kişi bir siyasi parti başkanı olarak parlamentoda sadece bir siyasi grubun  başkanı olacaktır. Bu ise, bugün kaçınılmak istenilen “çift başlılığı” çok daha ciddi biçimde gündeme getirecektir. Bu kişi tek başına gerektiğinde OHAL ilan edebilecek ve normal dönemlerde sahip olamayacağı yetkiyi kullanarak, bu dönemde kişi hak ve özgürlüklerini kısıtlayabilecektir.

30 sayfayı bulan Venedik Komisyonu Raporu’nda vurgulanan bir başka konu da, başkanın (ya da cumhurbaşkanının) “yargı erki” üzerinde kullanacağı yetkilerdir. Buna göre Cumhurbaşkanı ülkedeki tüm yargıçları atayan kurum olan Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (yüksek deyimi bu kurumun isminden çıkartılmaktadır) üyelerinin bir bölümünün bizzat Cumhurbaşkanı, bir bölümünü de kendisinin parlamentoda genel başkanı olacağı siyasi partinin oylarıyla atanması ve 15 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin 12 üyesinin yine kendisi tarafından, diğer 3 üyesinin de parlamentoda genel başkanı olacağı siyasi partinin oylarıyla atanması yargıya ciddi bir müdahale olarak vurgulanmıştır. Bu uygulamaların ülkeyi kuvvetler ayrılığı yerine “kuvvetler birliği”ne götüreceği ve bunun da hukukun üstünlüğü ve çağdaş demokrasilerle bağdaşmayacağı açıktır.

Son derece önemli konuları ve eleştirileri gündeme getiren Venedik Komisyonu Raporunda altı çizilecek bir başka konu da; “Demokratik toplumlarda OHAL dönemlerinde referanduma gidilemeyeceği”dir.

Komisyon Genel Kurulunda 60 dolayındaki üye tarafından “oybirliği” ile kabul edilen rapora göre anayasa değişiklikleri referandumda bu hali ile kabul edilirse, denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun kalacak Türkiye’nin, “otoriter” bir rejimine dönüşeceği tehlikesi vurgulanmıştır. Bu değer yargıları “herhangi bir kişi” üzerinden okunmamalıdır…

Raporun ayrıntılarına girmeden şunu söylemekte yarar vardır, 16 Nisan referandumunda anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde ve de bu referandum sonrasında gündeme gelebilecek “idam cezasının” kabulü halinde Türkiye‘nin sadece Avrupa Birliği yolculuğu bitmekle kalmayacak, aynı zamanda kurucuları arasında yer aldığı “Avrupa Konseyi”nden de dışlanacaktır… Bu ise “Avrupa Defteri”nin tamamen kapanması ve başka limanlara doğru yelken açmak anlamına gelecektir…

YARGI ERKİNİNİ YANLIŞ YAPMA LÜKSÜ YOKTUR

Kuvvetler ayrılığında yasama yürütme erkleri dışında hukukun üstünlüğünün korunmasında savunulmasında en büyük sorumluluk yargı erkine düşüyor. Biraz önce değindiniz ama ne yazık ki günümüzün tartışma konuları arasında en fazla yargı yer alıyor. Son sözlerinizi alalım:

Hukukun üstünlüğü ilkesinin başlıca savunucusu yargı erki olduğu doğrudur. Çünkü yargı “adalet dağıtımı tekeli”ne sahiptir. Yasama ya da yürütme erkinin yaptığı hukuksal düzenlemeleri veya uygulamaları anayasa veya idari yargı yoluyla denetleyecek olan ve bunlardan doğan sorunları “hukuk kantarı”na vuracak olan “yargı erki”dir. Bu açıdan kuvvetler ayrılığı ilkesi içinde yargı erkine düşen görev, diğerlerine oranla çok daha anlamlıdır. Bağımsız yargı, yargıç güvencesi hukukun üstünlüğünün egemen olduğu toplumların olmazsa olmaz unsurudur. Yasama veya yürütme organlarının hukuka tam olarak uymayan düzenleme ya da uygulamaları bulunabilir. Nitekim yargı bu yanlışlıkların giderilmesinde “adil hakem” rolü oynama gereğinden doğmuştur. Yargı erkinin “yanlış yapma lüksü” yoktur. Alt mahkemelerde alınan kararların denetimi de yine yargı erkinin bir parçası olan üst mahkemeler tarafından yapılır. O nedenle yargı, kuvvetler ayrılığı ilkesi içinde, hukukun üstünlüğünü sağlamak bakımından, güçler dengesinde ayrıcalıklı bir yere ve öneme sahiptir.

Öte yandan yargıcın her türlü siyasal etkiden uzak olarak yargı erkini kullanması, yargıca keyfi karar verme olanağını da sağlamaz. Yargıç, yasalar, hukukun genel ilkeleri ve üstünlüğü ile bu kurallarda boşluk olduğu durumlarda, “hak ve nasfet ölçüsü”yle vicdani açıdan sınırlıdır.

Bağımsız yargı ve kuvvetler ayrılığı hukukun üstünlüğünün vazgeçilemez ve devredilemez güvencesidir. Anayasamızın başlangıç hükümleri arasında yer alan bu ilkelerin içeriği boşaltılmamalıdır.

Bilimsel bir analiz yaptınız. 16 Nisan halk oylamasında yurttaşlarımızın bu genel değerlendirmeleri göz önüne alarak, karar vereceğine inanıyoruz. Önemli olan hukukun üstün olduğu bir demokrasi de yaşama kararlılığımız. Çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

187

Hava Durumu ANKARA